‘Temel Kavramlar’ kategorisi için Arşiv

HİDÂYET

Salı, 17 Kasım 2009

İrşad etmek, doğru yolu göstermek, rehberlik yapmak. Zıddı; Saptırmak, yanıltmak, dalâlete düşürmektir. Hidâyet kelimesi (HDY) kökünden bir mastar olup terim olarak; küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir.
Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi Cenab-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde hidâyet ve dalâletten söz edilmiştir!

“Ey Muhammed de ki: Ey insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim doğru yola girerse, kendi lehine doğru yola girmiş olur. Kim de saparsa, kendi aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.” (Yûnus, 10/108) “Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola sevk edecek, hiç bir kimse bulunmaz.” (er-Ra’d, 13/33)

“Biz, her Peygamberin karşısına, böylece mücrimlerden bir düşman çıkarmışızdır. Yol gösterici ve yardımcı olarak sana Rabbin yeter.” (el-Furkân, 25/31)

İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar âyette şöyle uyarılır:

“İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara kitapta açıkladıktan sonra onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet edebilenler lânetler. Ancak tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini açıklayanlar müstesna. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet edenim” (el-Bakara, 2/159, 160).

Cenab-ı Hakk’ın bazı kimselere hidayeti nasip etmemesinin sebepleri âyetlerde şöyle açıklanır: “Yalancılık ve küfürde ısrar etme” (ez-Zümer, 39/3). “Âşırı yalancılık” (el-Mü’min, 40/28). “Zâlim ve fâsık olma” (el-Âhkâf, 46/10, es-Saf, 61/5,7; el-Cum’a, 62/5; el-Münâfıkûn, 63/6).

Bir kimsenin, Allah dilemedikçe, Peygamber’in istemesiyle hidayete kavuşamayacağı ayetlerde şöyle ifade edilir: “Ey Muhammed şüphesiz sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah, dilediğini hidâyete erdirir. O, hidayete erecekleri çok iyi bilir.” (el-Kasas, 28/56) “Onları hidâyete erdirmek sana düşmez. Allah dilediğini hidâyete erdirir.” (el-Bakara, 2/272)

“Sen ne kadar istesen de yine insanların çoğu inanmazlar.” (Yûsuf, 12/103)

Buhârî ve Müslim’in naklettiği bir hadise göre, yukarıdaki ilk ayet Allah Rasûlünün amcası Ebû Talib, Rasûlullah (s.a.v)’i korur, ona yardım eder, bu yüzden Hz. Peygamber onu tabiî bir sevgi ile severdi. Ölümüne yakın, yanına gelerek şöyle demişti: “Ey amca, Allah katında kendisiyle senin lehinde şehadette bulunabileceğim bir kelimeyi; Allah’tan başka ilâh yoktur kelimesini söyle” Ancak, Ebû Talib, bu kelimeleri söylemedi. (bkz. İbn Kesîr, el-Kasas 56. âyet tefsîrî). Ölümünden sonra, Hz. Peygamber’in, onun hakkında istiğfarda bulunması üzerine hidayete ermeyenler için yapılacak duanın geri çevrileceği şu âyetle bildirilmiştir: “Ne Peygamberin ne de Mü’minlerin, cehennemlik oldukları belli olduktan sonra, yakın hısımları da olsa, müşrikler için af dilemeleri asla doğru olmaz.” (et-Tevbe, 9/113)

Sonuç olarak, bir kimse hidâyeti yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, salih amel işlemelidir. Allahu Teâlâ, irade-i cüz’iyesini hak yola dönmek için kullanan ve iyi hal gösteren kimselere aydınlık yolu gösterir.

Tevekkül

Salı, 17 Kasım 2009

Tevekkül; Âcizlik gösterme, başkasına güvenip dayanma, Allah’a güvenme, O’nun hükmünün mutlaka meydana geleceğine kesin olarak inanma ve alınması gereken tedbirleri alma anlamında Kur’anî bir terimdir.

“Müvekkil” vekil edinen, “tevkîl” ise vekil kılma, vekil edinme demektir. Aynı kökten olan “ittikâl” biraz da tembellik içeren ve boşa gidebilecek bir güvenme ve dayanmayı anlatır. Tevekkülde, kelimenin Arap dilindeki kalıbı gereği bir zorlama vardır. Bu da herhangi bir konuda aklî ve bedenî gücü, yani metot ve eylem fonksiyonunu kullanmayı, dayanılıp îtimat edilecek yere dayanmayı ifade eder.

Tevekkülün ıstılâhî/terim anlamı ise: “Kişinin, şartlarını yerine getirerek, işlerini Allah Teâlâ’ya bırakması, bir işe başlarken sebeplere yapıştıktan sonra O’na güvenmesi; kalbin, her işte Allah’a îtimat etmesi, güvenmesidir.” Tevekkül, dine veya dünyaya ait herhangi bir hususta, alınacak bütün tedbirler alındıktan, konu ile ilgili tüm girişimler yapıldıktan sonra, o işin neticesinin Allah’a bırakılmasıdır. Tevekkül, insanın kendine yüklenen bütün görevleri yaptıktan sonra işin sonucunu Allah`a bırakması, O`nun yaratacağı neticeyi güven ve rızâ ile karşılayıp, insanlardan bir beklenti içerisinde olmaması; kısaca Allah`a güvenip, âkıbetinden endişe etmemesidir. Tevekkül, kalbin Allah`a tam îtimat ve güveni, hatta başka güç kaynakları düşünmekten rahatsızlık duyması mânâsına gelir. Bu ölçüde bir güven ve îtimat olmazsa, tevekkülden söz edilemez; kalp kapıları Allah`tan başkasına açık kaldığı sürece de hakîkî tevekküle ulaşılmaz.

Tariften de anlaşıldığı gibi tevekkül; müslümanın, yapacağı işlerde tüm zâhirî sebeplere sarılması, alınması gereken tedbirleri alması, çalışıp çabalaması, ama gönlünü bunlara bağlamayıp sadece Allah’a dayanmasıdır. Tevekkül, hiç bir zaman, çalışmayı ve sebebe sarılmayı terkedip, “Allah’ın dediği olur” diyerek kenara çekilmek değildir. Nitekim Hz. Peygamber, devesini salıvererek Allah’a tevekkül ettiğini söyleyen bir bedeviye “Onu bağla da öyle tevekkül et.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme 60) buyurmuştur.

İslâm inancına göre; yaratıkların bütün fiilleri, halleri ve sözleri Yüce Allah’ın kazâ ve takdîri ile meydana gelir. Onun için İslâm alınması gereken tedbirleri aldıktan sonra, insanlara ve aracılara değil, sadece Allah’a dayanma anlamındaki bir tevekkülü emreder. Bir âyette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Müslümanlar sadece Allah’a dayanıp güvensinler.” (3/Âl-i İmrân, 122) Hz. Peygamber de şu sözleri ile müslümanlara tevekkülü tavsiye etmektedir: “Eğer siz Allah ‘a hakkıyla tevekkül ederseniz, o sizi kuşu rızıklandırdığı gibi rızıklandırır.” (İbn Mâce, Zühd 14)

Hz. Ömer (r.a.), Medine’de boşta gezen bir gruba: “Siz necisiniz?” diye sordu. Onlar da: “Biz mütevekkilleriz” dediler. Bunun üzerine büyük halife: “Hayır, siz mütevekkil değil, müteekkil (yiyici)lersiniz. Siz yalancısınız, tohumunu yere atıp (toprağa ekip) sonra tevekkül edene mütevekkil denir” dedi.

Bu olay tevekkülden ne anlaşılması gerektiğini çok güzel ifade etmektedir. Gerçek tevekkül güzel bir davranış, ahlâkî bir fazilettir. Cenâb-ı Hak, müslümanlara tevekkülü emretmiş ve mütevekkil olanları sevdiğini haber vermiştir: “Bir de, daima diri olup, hiçbir zaman ölmeyen Allah’a tevekkül et.” (25/Furkan, 58) “Kim Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter.” (65/Talâk, 31) “Mü’minler, ancak o kimselerdir ki Allah anılınca kalpleri ürperir, onlara Allah’ın ayetleri okunduğunda o ayetler onların imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler.” (8/Enfâl, 2)

Tevekkül, müslümanların kadere olan inançlarının bir sonucudur. Tevekkül eden kimse, Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş, kaderine râzı kimsedir. Fakat, nasıl kadere inanmak tembel tembel oturmayı, herşeyden el etek çekmeyi gerektirmiyorsa, tevekkül de tembellik ve miskinliği gerektirmez. Gerçek mütevekkil, çalışmadan kazanılamayacağını, ekmeden biçileme-yeceğini, amelsiz Cennet’e girilemeyeceğini, ihlâsla ibâdet ve tâatte bulunmadan Allah’ın rızâsına kavuşulamayacağını bilir.

CİHAD

Salı, 17 Kasım 2009

İslâm’ın yükselmesi, korunması ve yayılması için her türlü çalışmada bulunmak, uğraşmak, gayret sarfetmek ve bu yolda sıcak ve soğuk savaşa girmektir. Daha açık bir ifade ile Allah (c.c.) tarafından kullarına verilmiş olan bedenî, malî ve zihnî kuvvetleri Allah yolunda kullanmak, o yolda feda etmektir. İnsanın maddî-manevî bütün varlığını Allah yolunda ortaya koyarak Hakk’ın düşmanlarını ortadan kaldırmak için savaşması “cihad”dır.

“İman edenler Allah yolunda cihad ederler. Küfredenler de tağut yolunda savaşırlar.” (Nisa Suresi, 76)

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslam) din edinmeyen kimselerle, küçülüp boyun eğerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.” (Tevbe Suresi, 29)

Bu ayet-i kerimeler: İnsanları insanlara köle yapan sistemleri yıkmayı açıkça emrediyor. Bütün insanlar Allah’ın kuludur. Hiç kimse kendinden uydurduğu sistemlerle Allah’ın kullarına hükmedemez. Bununla birlikte “Dinde zorlama yoktur” prensibi de mühimdir. Kulların kulluğundan kurtulduktan sonra inanç için zorlama yoktur.

Yukarıda açıkladığımız deliller İslam erlerinin benliğinde yer etmişti. Onlara niçin cihad ediyorsun diye sorulduğunda düşmanlara karşı vatanımızı korumak, İran ve Rumların bize karşı düşmanca davranışlarını önlemek, sınırlarımızı genişletmek, ganimet elde etmek için savaşıyoruz, diyene rastlanmamıştır. Onlar Allah’ın uluhiyetini yeryüzünde açıkça ilan etmek, O’nun sistemini hayata hakim kılmaya, şeytanların sistemini yıkmaya, insanları kula kulluktan kurtarmayı gaye edindiklerini söylüyorlardı.
Onlar Rebia bin Amr, Huzeyfe bin Muhsin ve Muğire bin Şube’nin İran orduları baş komutanı Rüstem’e söylediklerinin aynısını ifade ediyorlardı. Rüstem bu İslam mücahitlerinin her birisini Kadisiye savaşından üç gün önce: “Siz buralara niçin geldiniz?” diye sorduğunda şu ölümsüz cevabı almıştı: “Allah bizi yeryüzündeki insanları kullara kul olmaktan kurtarıp tek bir olan Allah’a kul etmek için gönderdi. Allah insanlara en son elçisini ve en son hak dinini gönderdi. Kim O’nun dinini kabul ederse, ona dokunmadan tekrar yurdumuza döneriz. Kim karşı çıkarsa onunla ya şehid olup cennete gidinceye kadar savaşırız, ya da galip gelip gazi oluncaya kadar cihad ederiz.”

Müslüman, savaş meydanına atıyla cihada çıkmadan önce kendi içinde cihad yapar. Kendi nefsi istekleri, şehevi duyguları ve kötü istekleriyle cihad eder.. Kendi menfaatleri ve kabilesinin menfaatleri ile İslam dışı her şeyle cihada çıkar. Yalnız Allah’a kulluk fikrini gerçekleştirmek, yeryüzünde Allah’ın saltanatını gasb eden putları ve putçuları yıkmak ve Allah’ın hakimiyetini sağlamak için cihada çıkar.

İslam’ın doğrudan doğruya fertlerin vicdanına hitap edebilmesi için, maddi otorite, eski toplum düzeni gibi engelleri yıkmak ister. Önce fertleri bu maddi zincirlerden kurtarır, sonra inancı seçme hürriyeti verir. Oryantalistlerin hileli tuzaklarına kapılıp Müslümanların bu günkü halini görüp de cihad sistemini gerçek şeklinden çıkarıp onu kelime oyunlarıyla savunma savaşı şeklinde göstermeye çalışmayalım.

İslam dini kendisine hücum edenlere karşı yalnızca savunma savaşı yapmamıştır. Çünkü İslam’ın varlığı sırf “Allah’ın, alemlerin Rabbi oluşu” ilahi emrini ilan edip yeryüzünde kulları kullara kul olmaktan kurtarmak içindir. Bu varlık hiçbir insana kayıtsız şartsız hak tanımayan, bağımsız ve örnek bir topluluğun ortaya çıkışıyla kendini gösterir. Bu örnek topluma hakim olan yalnız Allah ve Allah’ın kitabıdır. İslam’ın var oluşu bu gaye için olunca tabii olarak yeryüzünde hakim olan kulların kullara kulluğu prensibine dayalı cahiliyye toplumlarını yok etmesi, onlarla mücadele etmesi, kendi varlığının bir gereğidir.

Yeryüzünde Allah’ın hükmüyle hükmeden bir topluluk oluştuğunda kendisini savunacaktır. İşte savunma ile cihad arasındaki ilgi bu durumda anlam kazanır.

İslam’ın varoluşu gereği insanları kullara kulluktan kurtarmak için her zaman önde gitmesi gerekir. Bunun neticesinde İslam’ı coğrafi sınırlar içerisine sıkıştıramayız. İslam basit ırkçılık çerçevesine de sokulamaz. İslam insanları kötülük odaklarına ve Allah’tan başkasına kulluğun pençesine terk edemez.

Eğer İslam’ı bir toplumun mezhebi, bir ırkın düzeni, bir kişinin sistemi olarak kabul etmeyip Allah’ın yeryüzüne indirdiği hayat prensibi olarak kabul edersek, neden çok çabuk bir şekilde yeryüzüne yayıldığını anlarız. Bundan başka da yayılış sebebi aramak boşunadır. İslam’ın Allah’ın uluhiyeti, kulların Allah’a kulluğu davası olduğunu unuttuğumuz zaman başka deliller aramaya ihtiyaç duyarız ki İslam’da cihadın niçin ve neden yapıldığı ortadayken hiçbir kişi başka deliller ortaya atmaya cesaret edemez.
İslam’ı, Allah’ın yeryüzünde uluhiyetini ilan ettiren, bütün varlıkları tek bir Allah’a kul edip kulları kullara kul olmaktan kurtaran ilahi bir sistem; Allah’ın hakimiyetini temsil eden bir toplum kalıbına dökülmüş sistem olarak değerlendirirsek elbette o zaman fertlerin vicdanına hitap edebilmek için siyasi, toplumsal tüm otoritelerin yıkılmasının gerekli olduğunu kabul etmek zorundayız. İslam’ı bu şekilde anlamakla, sınırlı bir toprak parçasına özgü bir sistem olarak değerlendirdiğimiz zaman tabii olarak onun cihadını kendi toprağına yapılan hücuma karşı savunma harbi şeklinde kabul etmek zorundayız.

İslam bir kavmin, bir mezhebin veya bir bölgenin sistemi olmayıp evrensel ve ilahi bir sistemdir. Bundan dolayı herkesten çok aksiyoner olacaktır. Ve insanların inanç seçme hürriyetini engelleyen tüm otoriteleri devirecektir.

İslam insanları hürriyetine kavuşturup alemlerin Rabbi olan Allah’ın uluhiyetini ilan edip kulları kullara kul olmaktan kurtarmak için harekete geçmek zorundadır. Tek bir olan Allah’a kulluk ise İslam’a göre ancak İslam düzeninin gölgesinde oluşabilir. Yalnız İslam düzeninde kanunlar Allah tarafından konulur. Yalnız İslam nizamında, kulların hakimine de, mahkumuna da, siyahına da, beyazına da, zenginine de fakirine de, haklısına da haksızına da Allah’ın hükmü uygulanır. O’nun kanunlarının huzurunda herkes eşittir. İslam’ın dışındaki sistemlerde hayata hakim olan kulların kanunlarıdır. Kanun koymak ise uluhiyetin bir özelliğidir. Her kim kafasından çıkardığı sistemleri kulların hayatına tatbik etmek isterse uluhiyet etmek istiyor demektir. İster bunu açıktan açığa söylesin ister söylemesin fark etmez. Her kim insanlara böyle sistem koyma hakkını tanırsa onların uluhiyetini kabul ediyor demektir. İster onlara ilah adını versinler, isterse vermesinler!..
İslam soyut inanç ve imandan ibaret değildir ki inançlarını yalnız açıklama yoluyla kabul ettirsin… İslam, bütün insanlığı özgürlüğe kavuşturan aksiyoner bir sistemdir. Diğer topluluklar ise sistemleri altında Müslümanları idare edebilecek kapasitede değildirler. Onun için İslam bu evrensel özgürlüğe engel olan diğer sistemleri yıkmak zorundadır. İşte “Dinin Allah için olması” budur. Onda diğer sistemlerde olduğu gibi kullara kul olmak yoktur.
Batı kültürünün baskısı altında ezilenler, oryantalistlerin oyununa gelenler İslam’ı bu şekilde anlamak istemezler. Çünkü müsteşrikler İslam’da cihadı: “Dine sokmak için fertlere zorla baskı yapmak” diye anlatırlar.

O soysuz müsteşrikler aslında bunun anlattıkları şekilde olmadığını da çok iyi bilirler. Ancak, bu yollarla İslam’ı ve İslam’da cihadın anlamını yitirmeye çalışırlar. Bizim beyinsiz papağanlar ise hemen bu suçlamayı kaldırmak için cihadı savunma harbi şeklinde göstermeye başlıyorlar. İslam’ın doğal ve asli görevlerini unutuyorlar. İslam’ın ilk hedefinin insanlığın özgürlüğü olduğunu görmek istemiyorlar. Bu bizim papağanların İslam anlayışını batılı müsteşrikler bozmuşlardır. Güya din bir vicdan meselesiymiş, İslam yalnız vicdanlara hitap edermiş, pratik hayatla ilgili değilmiş, bundan dolayı İslam için olan cihad, inançları zorla vicdanlara yerleştirmek için yapılırmış.

Halbuki İslam hiçte böyle değildir. İslam Allah’ın hayata hakim olan sistemidir. Pratik hayatın bütün ihtiyaçlarını karşılar.
İslam’da cihad: İslam sistemini getirme, İslam sistemini hayata hakim kılma fiilidir. İnanç meselesi ise bütün siyasi etkiler ortadan kalktıktan sonra evrensel İslam sisteminin gölgesinde ferdi vicdanen ikna etmeye bağlıdır. Fert ikna olursa boyun eğip eğmemekte hürdür. (Seyyid Kutub, Fizilal’lil Kur’ân)

TAKVA

Salı, 17 Kasım 2009

Korkma, sakınma, Allah korkusuyla günahtan kaçınmakta, Allah’ın emir ve yasaklarına uymakta titizlik gösterme. Allah’ın himâyesine girmek, emrini tutup azabından korunma anlamında Kur’anî bir terim.

Bu şekilde titiz davranan insana, “muttaki” denir. (Rağıb el-İsfahânî, el-Müfredât fi Caribi’l-Kur’an, Mısır, 1961, s. 530)

Kur’an’da takva üç mertebede ifade buyurulmuştur:

1- Ebedî olarak Cehennem azabında kalmamak için, imân edip şirkten korunmak. Bu hususla ilgili bir ayetin meâli şöyledir: “O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhilliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi. Onları takvâ sözü üzerinde durdurdu. Zâten onlar buna pek lâyık kimselerdi. Allah her şeyi bilendir.” (el-Fetih, 48/26)

2- Büyük günahlardan kaçınmak, küçük günahları tekrar tekrar işlemekten uzak durmak ve farzları edâ etmek. Bu husustaki bir ayetin meâli de şöyledir: “O (peygamberlerin gönderildiği) ülkelerin halkı inansalar ve takva ile hareket edip (Allah’ın azabından) korunsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket (ve bolluk kapılarını) açardık. Fakat yalanladılar. Biz de kazanmakta oldukları kötülükler yüzünden onları yakalayıverdik.” (el-A’raf, 7/96)

3- Bütün benliği ile Allah’a dönmek ve insanı Allah’tan alıkoyan her şeyden uzak durmak. Hakiki takva budur ve Kur’an’da, inanan insanlardan bu takvaya sahip olmaları istenmektedir: “Ey imân edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Âli İmran, 3/102) Bu ayetin açıklaması mahiyetinde olan diğer bir ayetin meâli şöyledir: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itâat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden kurtulursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (et-Teğabun, 64/16), (el-Beydâvî, Envaru’t-Tenzîl ve Esrânu’t-Te’vîl, Mısır, 1955, 1, 6)

Takvanın bu üç mertebesi, Kur’an’ın diğer bir yerinde bir arada zikredilmiştir:

“İman eden ve iyi işler yapanlara, hakkıyla sakınıp (takva ile hareket edip) imân ettikleri ve iyi işler yaptıkları, sonra yine hakkıyla sakınıp (takva ile hareket edip) imân ettikleri, sonra da hakkıyla sakınıp (takva ile hareket edip) yaptıklarını, ellerinden geldiğince güzel yaptıkları takdirde, (haram kılınmadan önce) tattıklarından dolayı günah yoktur. (Önemli olan inandıktan sonra imân ve iyi amelde sebattır). Allah iyi ve güzel yapanları sever.” (el-Maide, 5/93)

Görüldüğü gibi bu ayette imân ve ameli salih iki kere ve takva üç mertebe olarak zikredilmiştir. İnsanın imân edip şirkten korunması mahiyetinde olan ilk mertebe kişinin kendi nefsi ve vicdanı arasında olan bir takvadır. İkincisi, insanın kendisi ile diğer insanlar arasındaki hususlarla ilgili olan takvadır ve üçüncüsü de, insanın kendisi ile Allah arasındaki takvası ve imânıdır. Bu ayette takvanın bu üçüncü derecesi, ihsan olarak zikredilmiştir. (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, III, 1807) Nitekim Hz. Muhammed (s.a.v) de, İhsan nedir?” şeklindeki bir soruya, “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi hareket etmendir. Sen O’nu görmüyorsan, şüphesiz O seni görmektedir” diyerek cevap vermiştir. (Buhâr İman, 37; Müslim, İman 57; Ebu Dâvud, Sünne, 16; Tirmizî, İmân, 4; İbn Mace, Mukaddime, 9; Ahmed b. Hanbel, 1, 27, II, 7)

Hz. Muhammed (s.a.v) bir hadisiyle, burada söz konusu olan takvanın ikinci çeşidini şöyle açıklar:

“Helâl belli, haram da bellidir. Fakat bu ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır. Bu nedenle şüphelerden korunan, dinini ve ırzını temiz tutmuş olur. Şüphelere düşen, harama da düşer. Nasıl koruluğun kenarında koyun otlatan çobanın koyunlarının her an koruluğa girme ihtimali varsa, şüpheli şeylerden korunmayanın harama düşme ihtimali de öylece vardır. Haberiniz olsun ki, her hükümdarın koruluğu vardır. Allah’ın korusu da haramlardır.” (Buhârı, İmân, 39; Müslim, Müsâkat, 107; Ebu Davud, Büyû’, 3; Tirmizî Büyû’, 1; Neseî, Büyû’, 2; İbn Mâce, Fiten, 14; Ahmed b. Hanbel, IV, 267)

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in baş tarafında, el-Bakara suresinin ilk ayetlerinde, takva sahibi olan muttaki insanları övmüş ve onların çeşitli vasıflarını belirtmiştir. Buna göre takva sahibi olan insanlar, hiç tereddüt etmeden hidâyet ve kurtuluş yolu olarak Kur’an’ı seçerler; gaybe inanır, beş vakitlik namazlarını kılar ve helal yoldan elde ettikleri mallarını helal yolda, Allah’ın yolunda harcarlar. Bütün mukaddes kitaplara iman eder, özelikle ahiret inancı ve hazırlığı içinde olurlar. Bu şekilde hareket eden takva sahipleri, aynı zamanda Allah tarafından övülmüş, hak yolda bulunan ve felaha kavuşacak olan insanlar olarak haber verilmişlerdir. (Bkz. El Bakara, 2/1 -5)

Kur’an’da takvayı över mahiyette daha çok ayet vardır. Bunlardan bazılarının meâli şöyledir:

“Kim takva sahibi olur (Allah’tan korkar)sa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O kendisine yeter. Şüphesiz Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (et-Talak, 65/2,3)

Hz. Muhammed (s.a.v) dualarında Yüce Allah’tan çeşitli nimetleri talep ederken, takvayı da istemiştir ve bu şekilde dua etmesiyle, takvanın önemini ifade etmiştir. (Muhammed b. Allan es-Sıddîkî, Delilu’l-Falihin li turuki Riyazi’s-Salihin, Mısır 1971, I, 252)

İnsanlar, Hz. Âdem ve Havva’dan çoğalmaları veya her biri bir anne ve babadan doğmaları itibariyle yaratılışta eşittirler. Bu açıdan soy ve soplarıyla övünmeleri yersizdir. Çünkü gerçek ve yegâne üstünlük takva üstünlüğüdür. Kur’an bu takva üstünlüğünü şöyle ifade eder:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, takva bakımından en üstün olanınız (Allah’tan en çok korkanınız)dır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberi olandır.” (el-Hucurât, 49/13)

Hz. Muhammed (s.a.v) de veda hutbesinde aynı durumu şöyle izah etmiştir: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Hepiniz Âdemdensiniz ve Âdem de topraktandır. Allah’ın yanında en üstün olanınız takvası en fazla olanınızdır. Araplarla Arap olmayanların birbirine karşı üstünlüğü ancak takva iledir.” (Ahmed Zeki Safve, Cemheretu Hutebi’l-Arab, Mısır 1962, I, 157)

Başka bir hadiste de Resulullah (s.a.v): “Arabın Arab olmayana hiç bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.” (Ahmed b. Hanbel, V, 411) diyerek, bu hususu te’yid etmiştir.

Hz. Muhammed (s.a.v)’in takva hakkında söylediği diğer bazı hadisler de şöyledir:

“Allah’a karşı takva sahibi olmanızı tavsiye ederim.” (Ebu Davûd, Sünen, 5; Tirmiz, İlim, 16; Ahmed b. Hanbel, II, 325)

“İnsanın Cennete girmesine en çok sebep olan şey, onun Allah’a karşı duyduğu takvasıdır.” (Ahmed b. Hanbel, II, 392, 442)

Ebu Süfyan’ın naklettiğine göre, Hz. Muhammed (s.a.v) Herakleios’a mektup yazdığı zaman, ona: “Gelin sizinle aramızda eşit olan bir kelimede birleşelim” ayetini yazmıştı. Mücâhit bu kelimenin, takva kelimesi olan “Lâ ilâhe İllallah” olduğunu söylemiştir. (Buharî, Eymân, 19)

Ebu Hureyre’nin naklettiğine göre Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: Birbirinize hased etmeyin. Kendiniz almak istemediğiniz halde diğerini zarara sokmak için bir malı methedip fiyatını artırma yarışına kalkışmayın. Birbirinize buğz etmeyin. Birbirinize yüz çevirip arka dönmeyin. Sizden bazınız diğer bazınızın alış verişi üzerine alış verişe girişmesin. Ey Allah’ın kulları! Birbirinizle kardeşler olunuz. Müslüman Müslümanın kardeşidir. Müslüman Müslüman’a zulmetmez. Yardıma muhtaç olduğu zaman da onu yalnız ve yardımcısız bırakmaz. Onu hor ve hakir görmez. Takva işte budur. “Resulullah (s.a.v) “takva işte budur.” sözünü üç defâ tekrarlamış ve her seferinde de eli ile göğsüne işaret etmiştir. (Müslim, Birr, 32; Tirmizi, Birr, 18; Ahmed b. Hanbel, II, 325)

Hz. Muhammed (s.a.v) burada takvanın çok geniş bir mana ifâde ettiğini ve bunun da kalbe dayanan manevî bir duygu ile olduğunu ifâde etmiştir.

Hz. Ömer (r.a) de takva için şöyle buyurmuştur: “Müminin keremi, takvasıdır.” (Muvatta, Cihâd, 35)

Takva, Yüce Allah’ın inanan kulları için işâret buyurduğu bir toplanma ve yardımlaşma noktasıdır. Kur’an’da: İyilik ve takvada yardımlaşın. Günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.” (el-Mâide, 5/2) diyerek, takvanın İslâm’daki yerini göstermiştir.

CÂHİLİYYE

Salı, 17 Kasım 2009

Câhiliyye; lügatta “bilgisizlik” mânâsına gelir, ilmin zıddıdır. Beyinsizliği ve hamâkati (ahmaklık) de içine alır. Genellikle İslâm’ın hâkim olmasından önceki hayatı içine alır. İslâm’ın ortaya çıkmasından önceki küfür ve sapıklık hali anlamında kullanılır. Istılah olarak: “Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere ve sistemlere inanmaktır.”

Kur’an’da genellikle bu anlamda yer almıştır. Nitekim; “Onlar hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü arzu ediyorlar? Şüphesiz doğru bir kanaate sahip olanlar için, hükmü Allah’tan daha güzel olan kim olabilir?” (5/Mâide, 50) buyrulmuştur. Dikkat edilirse bu âyette iki hüküm ve bu hükümlerin mahiyetleri ifade edilmektedir. İnsanlar ya câhiliyye hükmüne; ya da Allah’ın hükmüne boyun eğeceklerdir. Bu iki hükmün dışında, herhangi bir hükümden söz etmek imkânsızdır. Allah’ın koyduğu hükmü, hududu dikkate almayan bütün sistemler, câhiliyyeye dayanmaktadır. Helal ve haram hudutlarını önemsemeyen bütün ekonomik kuruluşlar, câhilî sermayeye dayanmak durumundadır. İnsanları Allah’ın dinine göre eğitmeyen bütün eğitim sistemleri de câhilî eğitim durumundadır. Câhiliyye kavramı, hakka ve hakikate dayanmayan her türlü itikadî ve amelî unsurları içine alan bir kavramdır.

Câhiliyye, “bilgisiz olmak” ile eş anlamlı görünmüş olsa da, temelde bir düşünme biçimi, bir sistem, bir yaşantı şeklidir. Kur’an’ın İslâm dışı toplumların ve kişilerin tutum, davranış, yaşantı ve kurdukları sistemi tanımlamak için kullandığı bir kavramdır. Değer yargılarını, ahlâk kurallarını, inanç, düşünme ve davranış biçimlerini bünyesinde toplayan ve kendine bağlı insanların yaşayışlarına yön veren iki sistemden biri İslâm; diğeri hangi ad altında olursa olsun “câhiliyye”dir. Şirk ve küfür, bu sisteme inanç ve itikad yönüyle ad olurken, câhiliyye de, kabul edilen değer yargıları ve davranış biçimleri, yani sosyolojik yönüyle ad olur.

Câhiliyye, “bilgisiz olmak”tır; evet, esas bilinmesi gerekeni bilmemek, yanlış bilgi sahibi olup, bilmediğini de bilmemek, hevâya, kuruntuya, zanna uymaktır. Esas bilinmesi gereken Hakk’ı hak olarak bilmemektir, câhiliyye.

Câhiliyye, belli bir döneme ait bir olgu değil; insan hayatında sürekli var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur. Peygamberimiz’den (s.av) önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi; günümüz modern câhiliyyesi de en büyük ve en ilkel câhiliyyedir. Câhiliyyenin, kendine göre (Allah’a dayanmayan) inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve devlet görüşü vardır. Câhiliyye kelimesi, Kur’an’da dört yerde geçer. Kur’an’da câhiliyye kelimesinin geçtiği dört âyet, câhiliyyenin temel dört görünüşünü ifade eder:

a- Câhiliyyenin inanç sistemi, Allah hakkındaki zannı: “…Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup da, Allah hakkında haksız olarak câhiliyye zannına kapılıyorlardı.” (3/Âl-i İmran, 154). Dolayısıyla vahye/ilme dayanan bir inanç değil; zanna ve cehâlete dayanan bir inanç câhiliyyenin özelliğidir.

b- Câhilî yaşayış biçimi, câhiliyye taassub ve barbarlığı: “O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyyet taassubunu yerleştirmişlerdi…” (48/Fetih, 26). Dolayısıyla câhiliyyenin kendine has, İslâm dışı bir hayat tarzı, dünya görüşü söz konusudur.

c- Câhiliyye ahlâk anlayışı/ahlâksızlığı: “(Ey peygamber hanımları!) evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, zînetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin…” (33/Ahzâb, 33). İslâm ahlâkıyla bağdaşmayan modern bazı tavır ve kıyafet/kıyafetsizliğin eski câhiliyyenin devamı olduğu anlaşılmaktadır.

d- Câhiliyyenin hüküm, yönetim ve devlet anlayışı: “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü/hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” (5/Mâide, 50). Demek ki, Allah’ın hükmüne dayanmayan câhiliyye yönetimi, İslâm öncesi câhilî yönetimin hortlatılmasından başka bir şey değildir.

İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. (Câhiliyye bir inanç ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır. Küfür demektir.) İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka câhiliyye vardır. Hz. Ömer’in (r.a) dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi bilmeyenler türeyince, İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.” İslâm tüm ayrıntılarıyla câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan her bir cüz, Allah’ın her şeyi içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket de, mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan ilminin eseridir. Üstelik insanın hevâ ve arzuları kendisine galip gelebilir; güzeli çirkin, çirkini de güzel görebilir. “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayışlı bir toplum için, hüküm koyma yönünden Allah’tan daha güzel kim vardır?” (5/Mâide, 50)

Bazı insanlar, câhiliyye yolunda gidenlerin bir kısmının hareket, yaşayış veya bazı sistemlerinde ortaya çıkan güzel ve olgunluğu görünce, şüpheye düşerler. Bunun sebebi, İslâmiyetten olan bir şey, bazan câhiliyye ile karışır. İslâm’dan olan o şey, orada da güzel görünür. Câhil kişi, İslâm’ın hakikatını bilmediği için bu düzene bağlanır. Şâyet bu insan hakkı bilseydi, o câhiliyye düzeninde gördüğü kısmî iyiliklerin İslâm’a ait olduğunu anlayacak, kaynağa ve asla yönelecekti.

İnançlarda İslâm ve câhiliyye vardır. İbâdetlerde İslâm ve câhiliyye vardır. Ahlâkta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal meselelerde İslâm ve câhiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde, bütün kanun ve kurallarda İslâm ve câhiliyye vardır. İnanç ve ibâdetlerdeki câhiliyye, câhiliyyelerin en tehlikelisi-dir. Onun için Allahü Teâlâ, sağlam itikatla beraber bazı câhiliyye hareketlerinde bulunanları affeder ama, inanç ve ibâdetleri câhiliyye inanç ve ibâdetleri olan kimseyi, İslâm’ın tüm ahlâkıyla ahlâklansa dahi kesinlikle affetmez. “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama bunun dışında dilediğini affeder.” (4/Nisâ, 48)

Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü alırsa, işte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise azabın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil değildir.” (2/Bakara, 85). Her müslümanın, câhiliyyenin bütün âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslâm’ın bütününü alması gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel bir örnek olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini ortadan kaldırmaya çalışmalıdır.

İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka, muamelâta dair ahkâmının kaldırılması, müslümanlar arasında câhiliyye düzeninin yayılmasına sebep oldu. “İslâm’ın halkaları teker teker çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek ve en sonunda da namaz halkası sökülecektir.” Câhiliyye düzenini tüm yeryüzünden söküp atmak, fitneyi kaldırmak için hücum edenin İslâm olması gerekirken, hücuma uğrayan kendisi oldu. Câhiliyye düzeni onu tamamen söküp atma çabasındadır. Bugün yeryüzünde ne kadar çok câhiliyye idareleri vardır ve bu câhiliyyelere uyan ne kadar çok insan vardır. Ve bu Câhiliyye düzenlerinin (bâtıl dinlerin) ortak özellikleri, İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır.

HÜKÜM-HAKİMİYET

Salı, 17 Kasım 2009

Her kavrama kendine has bir yorum getiren İslâm dini, hâkimiyet konusunda da İslâmî olan ve olmayan ayrımını gözetir. Kurân-ı Kerim, İslâmî ve câhilî olmak üzere iki tür hâkimiyet olduğunu kaydeder:

“Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” (5/Mâide, 50)

Başka âyet-i kerimelerde, Allah’ın hükümleri dışında kalan hükümlerin “hevâ, tâğut, dalâlet, şer vb. hükümleri” diye adlandırılmaları İslâmî olmayan hükümler arasında mâhiyet farkından kaynaklanmamakta; aksine İslâmî olmayan hükümlerin câhilî olmanın yanında, diğer olumsuz nitelikleri de kaçınılmaz olarak taşıdıklarını ortaya koymaktadır. Bu âyette geçen “hüküm” kelimesi, yalnızca siyasal anlam taşımakla kalmamakta, her türlü “yargı”yı da kapsamaktadır. Böylece, İslâm’a göre yapılanmış ve her türlü değer yargısı İslâm’a göre şekillenmiş olan toplumun hükmü İslâmî; böyle olmayan toplumun hükmü ise câhilî hükümdür.

İslâmî anlamıyla hâkimiyetin dışında kalan her türlü hâkimiyet ve İslâm’ın değer yargıları dışında kalan her çeşit değerlendirmeye ad olan “câhilî hâkimiyet”in mâhiyeti hakkında İbn Kesir, söz konusu âyet ile ilgili olarak şöyle der: “Cenâb-ı Allah, (bu âyette) her türlü hayrı kapsayan ve her çeşit şerden uzak tutan Allah’ın sapasağlam hükmünü bırakıp onun dışında kalan ve şahıslar tarafından Allah’ın şeriatine dayanmaksızın konulmuş görüş, hevâ ve ıstılahlara yönelen kimselerin bu davranışını reddetmektedir. Nitekim câhiliyye dönemi insanları da böyle yapıyor, kendi görüş ve hevâlarından ortaya attıkları dalâlet ve cehâletlerle hüküm veriyorlardı. Moğolların da yaptıkları bu idi. Onlar kendilerine yasak (yasa) koyan kralları Cengiz Han’ın hükümlerine göre yönetiliyorlardı. Bu yasağ(y)ı Cengiz, yahûdi ve hıristiyan şeriatlerinden, İslâm dininden ve başka dinlerden yararlanarak meydana getirmişti. Orada sırf kendi görüşü olan ve hevâsından kaynaklanan hükümler de vardı. İşte onun bu yasağı (yasası), soyundan gelenler arasında uyulan bir şeriat olmuştu. Onlar Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti ile hükmetmeyi bir kenara bırakıp “yasak” ile hükmediyorlardı. Her kim böyle yaparsa o kâfirdir; Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne geri dönüş az ya da çok hiçbir konuda onların dışında hiçbir şeyle hükmetmemek çizgisine gelinceye kadar onunla savaşmak farzdır.” ( İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l Azîm, II/67)

Görüldüğü gibi, burada İbn Kesîr, İslâmî ve câhilî hükmün mâhiyetini açıklamış; kendi döneminde câhiliyye hâkimiyetine örnek olmak üzere de Cengiz Han yasalarını göstermiş; Allah’ın hükümlerini bırakıp câhilî hükümlere, hevâlara yönelenlere karşı takınılacak tavrı da gayet açık bir şekilde belirlemiştir. Bundan şunu anlıyoruz: Hâkimiyet konusu teorik olup pratik ve hukukî birtakım sonuçları olmayan yorumdan ibaret değildir. Bu konu, doğrudan doğruya Allah’ın hükümlerine iman ve bu hükümlere aykırı hiçbir hükmü kabul etmemek şeklinde uygulama ile, böylesini kabul etmeyenlere karşı hukukî birtakım uygulamaları beraberinde getiren bir anlayıştır.

İslâm’a Göre Hâkimiyet:

İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz, egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek müslümanlar arasında tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak Allah’a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması söz konusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez. (18/Kehf, 26) İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta dini yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler Rasûlün getirdiklerine arz olununcaya kadar ümmetin ona uyması ve anlaşmazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez. Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve uygun düşerse, doğrulukları belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat Rasûl’ün getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir. (İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38) Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip olmaları için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne başvurmayı şart koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir teslimiyetle, verdiği hükme teslim olmayı öngörmüş bulunuyor. (4/Nisâ, 65)

Kısacası, Allah ve Rasûlü herhangi bir konuda hüküm vermiş ise, hiçbir mü’minin o konuda istediklerini tercih etme yetkisi yoktur. (33/Ahzâb, 36) “Allah’ın, Rasûlü Muhammed’e indirdiğinden başkası ile hüküm vermek helâl değildir; çünkü hak yalnız odur. Onun dışında kalan bütün hükümler ise zulüm ve haksızlıktır. Bu zulüm ve haksızlıkla hükmetmek helâl değildir. Herhangi bir hâkim (yönetici, kadı, yargıç), bu helâl olmayan hükümlerle hükmedecek olursa verdiği bu hüküm ebediyyen geçersiz kılınır, onunla amel edilmez” diyen İbn Hazm (el-Muhallâ, 9/362), buna delil olarak da Kur’ân-ı Kerim’deki: “Ve onlar arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet…” (5/Mâide, 49) âyetini göstermiştir.

ENDÂD

Salı, 17 Kasım 2009

“Endâd” kelimesi, “nidd”in çoğuludur. Nidd: Misil, denk, eş, benzer demektir. İster tapınılsın veya tapınılmasın ilah yerine konan, tanrı olarak benimsenen Allah’ın dışındaki şeylere denir. Birbiriyle çekişen, tartışan ortaklar için de bu kelime kullanılır.

Kur’ân-ı Kerim’de Endâd Kavramı:

Kur’an-ı Kerim’de hepsi çoğul olarak “endâd” şeklinde ve 6 ayette geçer: “O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size rızık/besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık, bunu bile bile Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” (2/Bakara, 22)

“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk (ilahlar) edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” (2/Bakara, 165)

“(İnsanları) Allah yolundan saptırmak için O’na endâd/ortaklar koştular. De ki: (İstediğiniz gibi) yaşayın! Çünkü dönüşünüz ateşedir.” (14/İbrahim, 30)

“Müstaz’aflar/zayıf bırakılıp sömürülenler de müstekbirlere/bü-yüklük taslayanlara: Hayır! Gece gündüz (işiniz) tuzak kurmaktı. Çünkü siz daima Allah’ı inkâr etmemizi, O’na endâd/ ortaklar koşmamızı bize emrederdiniz, derler. Artık azabı gördüklerinde, için için yanarlar…” (34/Sebe’, 33)

“İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah’ın yolundan saptırmak için O’na endâd/eşler koşar. De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!” (39/Zümer, 8)
“De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na endâd/ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.” (41/Fussi-let, 9)

Endâd kelimesinin ayette neler veya kimler hakkında kullanıldığı konusunda Fahreddin Razi, şu bilgileri verir: Âlimler, “endâd” (ortaklar, eşler) kelimesi ile ne murad edildiği hususunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler üç başlıkta incelenebilir:

1- Endâd, müşriklerin kendilerini Allah’a yaklaştırsınlar diye ilah edindikleri, fayda ve zararını umup bekledikleri, başları dara düştüğünde kendilerine yöneldikleri, adaklarda bulunup kurban kestikleri putlardır. Bu, çoğu müfessirin görüşüdür. Bu görüşe göre, putlar birbirlerinin endâdı (eşi, ortağı) dır; Allah’ın ortakları değil. Veya bunun manası, “o müşriklerin bozuk zanlarınca bu putlar, Allah’ın birer eşi ve ortağı (endâdı) dırlar.

2- Onlar, müşriklerin kendilerine itaat edip, onlara itaat ettikleri zaman Allah’ın haramlarını helal, helallerini da haram saydıkları başkanlarıdır. Müşrikler, mü’minlerin Allah’a boyun eğmeyi kendilerine gerekli görüğü gibi, reislerine boyun eğip onlara son derece saygı duymayı kendilerine gerekli görüp onları Allah’ın endâdı edinirler. Bu görüş, Süddî’den rivayet edilmiştir.

3- Sûfilerin ve âriflerin görüşüdür: Allah’tan başka kalbini meşgul eden her şeyi, sen, kalbinde Allah’ın birer niddi (eşi, ortağı) kabul etmişsin demektir. Bu da Cenab-ı Hakk’ın: “Hevâ û hevesini, ilahı edinen kimseyi gördün mü?” (45/Câsiye, 23) ayetinde murad ettiği manadır. (Mefatihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s.132-137, c. 4 s. 179-188)

Bakara suresi 22. ayette geçen “ca’l” (uydurma) tabiri, gösteriyor ki, Allah’a hangi şeyden olursa olsun, misil (denk) tasavvur olunursa uydurma olur; bâtıl olur. Bunu bile bile yaparsanız, korunanlardan olamazsınız, inatçı kâfirlerden olursunuz. Allah’ın sizi ve sizden önceki insanları yaratan tek yaratıcı olduğunu, Dünya döşeğini, Gök tavanını sizin için meydana getirdiğini, yukarıdan yani bulutlardan su indirip de bu sebeple size türlü türlü meyvelerden, ürünlerden rızık çıkardığını bilmektesiniz. Bakınız Rabbiniz nasıl merhametli ve kudretlidir. Siz bu saydıklarımızı hep bilirsiniz. O halde siz, bunları ve Yaratıcı’dan başka ilâh olamayacağını bilip dururken, Allah’a, bir olan o hak ma’bûda nidd/denk aramaya, benzerler uydurmaya, ortaklar koşmaya ve Firavun’un yaptığı gibi yerde-gökte kulelerden dürbünlerle Allah aramaya kalkmayın da, bu emri veren ve bütün bunları yapan, ihsan eden ve ortağı, benzeri bulunmayan yaratıcınız, Rabbiniz, Rahman ve Rahim bir Allah’a tevhid ile ibadet ve kulluk edin.

“Ey insanlar, sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet/kulluk edin. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz. O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size rızık/besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık, bunu bile bile Allah’a endâd/şirk koşmayın.” (Bakara, 21-22) Bu ayetin muhtevası şudur: Allah, yeryüzünün sahibi, mâliki ve rızık verici yaratıcısıdır. Bunun için yalnız O’na ibadet edilmesi ve hiçbir şeyin kendisine ortak koşulmaması gerekir. Bu sebeple Allah Teala, “bile bile Allah’a endâd/şirk koşmayın.” buyurmaktadır. Buhari ve Müslim’de İbn Mes’ud’un naklettiği hadiste denilir ki: “Ben, ‘Ey Allah’ın Rasülü, günahların en büyüğü hangisidir?’ diye sorduğumda, buyurdu ki: “En tec’ale lillâhi nidden ve hüve halekake (Allah, seni yaratmış olduğu halde kendisine nidd/şirk koşmandır).” Muaz’ın rivayet ettiği hadis de buna benzer. Onun naklettiği hadiste Rasülüllah (s.a.v.) buyurur ki: “Bilir misin, Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir? Ona ibadet edip hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır.” İbn Mace’nin rivayet ettiği bir başka hadiste ise şöyle buyrulur: “Sizden hiç biriniz Allah isterse ve falan da isterse demesin. ‘İnşâallah’, yani ‘ Allah isterse’ desin.” Bütün bunlar, Allah Teala’nın zatındaki tevhidi korumak ve muhafaza etmek içindir.

Aslında âlemde varlığı, kudreti, yaratıcılığı, ilmi ve hikmeti bakımından Allah’a nidd/denk olabilecek bir şeriki/ortağı Allah’a ispata çalışan hiç kimse yoktur. Fakat, Allah’tan başka ma’bûd edinmeye gelince, bunu yapan pek çok grup vardır. İşte bu kulluk da bile bile Allah’a endâd/denk olabilecek ortaklar koşmak demektir.

“Allah, hiçbir şey benzemez. O işitici ve görücüdür.” (42/Şûrâ, 11) ayeti, mutlak tenzihi ifade etmektedir. Nidd, nazir, şebih, küfüv, misl kelimeleri hemen hemen aynı anlama gelir. Nidd: eş anlamına gelir. “Allah’a meseller vermeğe (birtakım benzerler ortaya çıkararak Allah’ı onlara benzetmeğe ve O’nu koştuğunuz ortaklarla kıyaslamaya) kalkmayın! Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (16/Nahl, 74) Yani mutlak bilgisi olmayan ilah olamaz. O halde Allah’ın zatında, fiillerinde ve sıfatlarında misli yoktur.

“İnsanlardan kimi, Allah’tan başka eşler tutar; Allah’ı sever gibi onları severler.” (2/Bakara, 165) Allah’tan başka şeylere de Allah’ın sıfatları gibi sıfatlar verirler. Veya Allah’ı sever gibi başka şeyleri severler. Allah’ın verdiği nimetleri de sebeplerden bilirler. Oysa insanı yaratan, yağmuru gönderen ve rızkı veren yalnız Allah’tır. Fiillerinde yaratılana benzemeyen, zatında ve sıfatlarında da benzemez.

Mevdudi, endâd (eş ve ortak tutma) konusunda şunları söyler: “O’na endâd/ortak koşarlar…” Onlar, Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmişlerdir ve bu yüzden O’nun haklarını başka ilahlara verirler. Örneğin, tüm tabiat güçleri üzerinde kontrolün sadece Allah’ın elinde olmasına, yaratıklarının ihtiyaçlarını karşılama, onların dua ve isteklerini duyma gücüne sadece Allah’ın sahip olmasına, gizli ve açığı sadece O’nun bilmesine rağmen, yine de başkalarını yardıma çağırırlar; Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfederler ve böylece O’na ortak koşmuş olurlar.

Kullarının O’nu tek Hâkim, tek otorite olarak kabul etmeleri, O’nun önünde secde etmeleri, gizli ve açıkça yalnız O’ndan korkmaları, Allah’ın kayıtsız-şartsız hakkıdır. Fakat kullar bu hakların bir kısmını veya hepsini başkalarına verirlerse o zaman O’na ortak koşmuş olurlar. Neyin haram, neyin helal, neyin pis, neyin temiz olduğunu belirleme hakkı da Allah’a mahsustur. Kullarının hak ve görevlerini belirleme, onlara belli yasaklar koyma otoritesi de O’nundur. Bu nedenle, bu haklardan bir kısmını kendisine ait kabul eden kimseler, şirk koşmuşlardır. Hâkim olarak tanınmak, sadece O’na lâyıktır. Kulları olarak insanlar, O’nun emirlerini nihâî otorite olarak kabul etmeli ve doğru yola ulaşmak için O’na yönelmelidirler. O halde bu hakları Allah’tan başkasına veren kişi, şirk/ortak koşmuş demektir. Aynı şekilde bu nitelik ve haklardan herhangi birine sahip olduğunu iddia eden ve başkalarının, bu özelliklerin kendilerinde bulunduğuna inanmalarını isteyen kişi ve kurumlar, resmen ilahlık iddiasında bulunsalar da, bulunmasalar da kendilerini Allah’a ortak koşmuş olurlar. (Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 135)

Tevhid akidesinin berraklığını ve sadeliğini korumak için Kur’an-ı Kerim’in şiddetle yasakladığı Allah’a endâd/eş koşma keyfiyeti, her zaman müşriklerin yapageldiği gibi birtakım şeyleri ilah ittihaz edip Allah’la birlikte onlara da ibadet şeklinde olmaz. Bunun, çeşitli şekilleriyle bir de gizli olanı vardır. Mesela, ümitlerini herhangi bir şekilde Allah’tan başkasına bağlamak; Allah’tan başkasından korkmak; her ne suretle olursa olsun vâki olan zarar ve faydanın Allah’tan başkasından geldiğine inanmak şirkin bir çeşididir. Yani gizlice Allah’a şirk koşmak demektir. İbn Abbas (r.a.) bir rivayetinde şöyle demektedir: Ayette geçen “endâd” öyle bir gizli şirk çeşididir ki bu gizlilik, gecenin karanlığında kaypak-siyah taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak seslerinden daha gizlidir. Bir kimsenin “Ey falan, Allah hakkı için, hayatımı sana borçluyum” gibi tabirler kullanması; “eğer şu köpek olmasaydı dün bize hırsız gelmişti”, “Ördek (veya kaz) evde olmasaydı hırsızlar gelirdi.” şeklinde konuşması; arkadaşına: “Allah ve sen isterseniz bu iş olur”, “Allah ile falan adam olmasaydı işimiz olmayacaktı” gibi sözler söylemesi hep bu endâdın yani gizli şirkin bir çeşididir. Diğer bir hadis-i şerifte, bir adamın Peygamberimiz (s.a.v.)’e “Allah ve sen isterseniz” dediği ve bu söze karşılık Raslül-i Ekrem’in: “E cealtenî lillâhi niddâ (Beni Allah’a eş mi koşuyorsun?” buyurduğu rivayet edilir.

Kur’an-ı Kerim’e ilk muhatap olanların gününde Allah’a endâd ve emsal edilen şeyler; ağaçlar, taşlar, yıldızlar, melekler veya şeytanlardan ibaretti. Allah’a eş koşulan bu varlıklar, cahiliyyenin her devresinde eşya, şahıs, işaret ve değerler halinde ifade edilmiştir. Bunlar, Allah’ın adıyla yanyana zikredildiği ve kalplerdeki Allah sevgisine ortak edildiği takdirde bu hal, gizli veya açık bir şirktir. Ya kalplerden Allah sevgisini silip de, yerine O’na endâd ve emsâl edinilenlerin sevgileri yerleştirilirse?!

FISK

Salı, 17 Kasım 2009

Fısk: Kur’an öncesi metinlerde, meyvenin filizlenmesi, kabuğundan çıkması, hayvanların, özellikle de farenin yuvasından çıkması anlamına gelir. Kur’an, bu kelimenin anlam çerçevesini genişleterek, insanların ve başka varlıkların emirden ve yoldan çıkması anlamında kullanmıştır.

Fısk: Yoldan çıkma, doğru yoldan sapma, iyilik ve güzellikten çıkma, günaha batma, kötülüğe iyice dalma anlamlarına gelir. Büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle Allah’a itaat etmekten çıkmaya fısk denir. Fısk işleyene, bu tür davranışları gerçekleştirene de fâsık denir. En yaygın olarak kabul edilen görüşe göre fısk, itaatten çıkma, dinin koyduğu sınırlardan dışarı çıkma anlamındadır. Bu kullanımıyla fısk, küfür teriminden daha geniş bir kullanım alanına sahiptir. Buna göre, her kâfir fâsıktır; ama her fâsık, kâfir değildir. Kur’an’daki kullanımından yola çıkarak fısk, vahiy tarafından temizliği ve iyiliği belirlenmiş şeylerden uzak kalmak veya dince çizilen güzel sınırlardan dışarı çıkmak şeklinde tanımlanabilir. Fısk, fıtratın dejenere olması ve yaratılıştan sapma olarak anlaşılabilir.

Fısk ve fâsık kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de toplam 54 yerde geçer. Kur’an, bazı yerlerde fıskı iman; fâsığı da mü’min karşıtı bir anlamda kullanmaktadır. (bkz. Al-i İmran, 110; Secde, 18) Bazı yerlerde ise dinin emirlerine itaatin karşıtı olarak geçer. (bkz. Bakara, 197; Nur, 4; Hucurat, 7, 11) Fısk ve çoğulu füsuk kelimesinin geçtiği 7 ayette müslümanların muhatap alındığı görülür. Bu ayetlerde büyük günahların işlenmesinin, dinin emir ve yasaklarına aykırı davranılmasının kastedildiği görülür. Hadisler-de ve sahabe sözlerinde de sıkça geçen fısk ve fâsık kelimeleri genelde bu son anlamda kullanılmıştır. Yani genel kanı, fâsığın iman dairesi içinde olduğu merkezindedir. Yalnız, unutulmamalıdır ki fâsık olan mü’min, eksik imanlı, kâmil olmayan bir mü’mindir; böyle bir mü’mine dindar, müttakî, muhlis (ihlaslı) gibi sıfatlar verilemez. Fısk ile küfür arasında bir yakınlık vardır. (Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 301-302)

RİYA

Salı, 17 Kasım 2009

İş, söz ve davranışlarda gösterişe yer verme; bir iyiliği veya salih bir ameli Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle değil, insanların beğenisi için yapma. Bu davranışta bulunan kimseye riyakâr veya müraî denir.

Riya, insanlar arasında manevî nüfûz, şan ve şöhret, maddî çıkar sağlamak için yapılır. Dinin dünyaya âit bu tür maddî ve manevî çıkarları elde etmek için, insanlar tarafından kutsal değerlere karşı beslenen bağlılık ve hürmet duygularına âlet edilmesi, riyanın en kötü şeklidir. Bu tür davranışlar, hilekârlık ve yalancılıktır. İnsan şeref ve haysiyetine hakarettir.

Riyakâr kişinin söz ve davranışlarındaki samimiyetsizlikleri, diğer insanlar tarafından kısa zamanda anlaşılır. Bunlara kimse güvenmez.

Riyanın her çeşidi ahlaksızlık olduğu halde, ibadetlerde riyakâr olmak çok daha büyük bir ahlâksızlıktır. Rasûlüllah Efendimiz; Muhakkak ki, sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk, yani riyadır,” buyurmuştur. (Tirmizi, Hudut, 24) İbadet, Allah için yapılır. Allah’ın rızası dışında bir amaçla; gösteriş olarak ibadet yapmak, Allah rızasını ortadan kaldırır. Gösteriş için ve bir çıkar düşüncesiyle Kur’ân okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, sadaka vermek vb. ibadetleri boşa çıkarır. Allah Teâlâ;

“Ey iman edenler! Sadakalarınızı, insanlara gösteriş için malını harcayan, Allah’a ve âhiret gününe inanmayan kimse gibi başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın. Çünkü onun bu gösterişinin hâli, üzerinde az bir toprak bulunan bir kaya parçasının hâline benzer ki, ona şiddetli bir yağmur isabet edince üzerindeki toprağı temizleyip kendisini katı bir taş hâlinde bırakır” (el-Bakara, 2/264) buyurmuştur. Şu halde, Allah’ın emrini ve rızasını düşünerek değil de, dindar görünmek için ibadet etmek, âlim ve bilgili desinler diye ilimle uğraşmak, cömert tanınmak için zekât ve sadaka vermek, riyadan ibaret kötü bir davranışın ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Rasûlüllah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Her kim duyulsun diye bir iş işlerse, Allah onun kıymetsizliğini duyurur. Her kim gösteriş olsun diye bir iş yaparsa, Allah da onun gösteriş yapmasını ve değersizliğini ortaya çıkarır” (Müslim, Zühd, 38); “Şüphesiz riya şirktir” (İbn Mace, Fiten, 16).

Dünyevî menfaat söz konusu olunca ameller boşa çıkar. Yine Rasûlüllah (s.a.v) şöyle buyurur: “Gösteriş için oruç tutan, namaz kılan, sadaka veren kimse Allah’a şirk koşmuştur” (et-Tergib ve’r-Terhib, I, 32). Hadis-i Kudsî’de de Cenab-ı Allah şöyle buyurur: “Ben ortakların ortaklığından en müstağnî olanıyım. Her kim bir iş yapar da, onda, benden başkasını ortak kılarsa onu da, o ortaklığını da terk ederim” (Müslim, Zühd, 46)

Riya çok değişik şekillerde yapılmakla birlikte, bunlarda ortak özellik, dindarlık veya dürüstlük görüntüsü altında, insanlar arasında çıkar sağlamak, şan ve şöhrete ulaşmak arzusudur. Sevmedikleri kişileri seviyormuş gibi görünen, onlara yağ çeken, öven ve böylece menfaat sağlamaya çalışan riyakârlara da bol bol rastlanır.

Allah’a ve insanlara karşı samimi davranarak riyadan uzak durmak mümkün olduğu kadar ibadetleri gizli yapmak, Allah rızasını insanların övgüsü, isteği, yergisi, korkusu ve çıkar düşüncesine tercih etmek müslümanın prensibidir.

KÜFÜR

Salı, 17 Kasım 2009

Örtmek veya şükrünü yerine getirmeyerek erişilen nimeti örtmek, nankörlük etmek. Bundan dolayı arapçada karanlığı ile her şeyi örttüğü için geceye kâfir (örten) denmiştir. Terim olarak küfür, imanın zıddı yani imansızlıktır. Başka bir deyişle Allah’ın varlığını ve birliğini, peygamberliği, Hz. Muhammed’in Allah katından getirdiği kesin olarak belli olan şeyleri inkâr etmektir. İslam dininde inanılması gereken şeylere inanmayan kimseye de gerçeği örttüğü için kâfir denir. Küfür için iman edilecek şeylerin tümüne inanmamak şart değildir. Bunlardan birine veya bir kısmına inanmamak da küfürdür.

Küfür kalben olduğu gibi söz ve davranışla da olabilir. Herhangi bir zorunluluk olmadığı halde diliyle insanı küfre götürecek bir söz söyleyen, inanılması gereken şeyleri küçümseyen onlarla alay eden yahut imanla bağdaşmayan işleri yapanlar da kâfir olur. Ancak ölüm tehdidi karşısında bulunan bir kimse gönlü imanla dolu olduğu halde canını kurtarmak için istemeyerek küfrü gerektiren bir söz söylerse dinden çıkmış olmaz. (Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1960, c.1, s. 207-208; Asım Efendi Kamus Tercümesi, c.2, s. 662)

İslâm’ı terketmeye zorlananlar için tanınan ruhsat hakkında Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Allah’a imandan sonra, kalbi iman ile sabit ve mutmain iken küfre zorlananlar müstesna olmak üzere, kim ki Allah’ı tanımaz ve fakat göğsünü küfre açarsa, mutlaka onların üstüne Allah’tan bir gazap vardır. Onlar için çok büyük azap da vardır.” (en-Nahl, 16/106) Bu âyetin iniş sebebi şudur: Mekke’de Kureyş müşrikleri, ashab-ı kiramdan Ammâr’ı, babası Yâsir’i ve annesi Sümeyye (r.anhüm)’ü Islâm’dan vazgeçirmeye zorluyorlardı. Onlar bunu kabul etmedikleri için, Sümeyye’yi iki deve arasına bağlayıp ayrı ayrı yönlere çekerek parçaladılar. Yâsir (r.a)’ı da çeşitli işkencelerle şehid ettiler. Işte İslam’ın ilk şehidleri bunlardır. Ammâr, müşrikler tarafından kuyuya atıldı. Tam boğulacağı sırada onlara rıza göstermeye mecbur kaldı. Ve hayatını kurtardı. Birisi gelip, Hz. Peygamber’e Ammâr’ın dinden döndüğünü söyleyince, Rasûlüllah (s.a.v): “Hayır, Ammâr tepeden tırnağa imandır. İman onun etine ve kemiğine işlemiştir” diye buyurdu. Bu arada Ammâr, ağlıya ağlıya çıkageldi. Hz. Peygamber onun gözyaşlarını silerek: “Üzülme, yine seni zorlarlarsa dilinle onlara uymuş görün” buyurdu. (İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’ânı’l Azîm, İstanbul 1985, IV, 524 vd.; Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., İstanbul 1936, IV, 3130, 3131)

İnsan yeryüzünde, yaratıcısını tanımak, bilmek ve O’na kulluk etmek üzere yaratıldığı için, bu amaçtan uzaklaşarak, imandan mahrum olması ve küfür bataklığına düşmesi kendisi için bir felakettir. Ölüm sırasında, kabir ve âhiret hayatında kendisi bakımından acı gerçeklerle karşılaşınca ikinci defa yeryüzüne çıkarılıp sınava tabi tutulmayı istesede, kendisine dünya yaşamı bir defaya mahsus olmak üzere verildiği için, bu isteği reddedilecektir.